
Atik Rahimi
Toprak ve Küller
Çeviren: Ali Berktay
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Geçtiğimiz aylarda Time Out İstanbul’un kitap sayfalarındaki öneriler arasında da yer alan ‘Renkler’ başlıklı kitabında Victoria Finlay, Rönesans döneminin en pahalı, en nadide Mavi’lerinden birinin yüzyıllar sonra peşine düşer, Lapis Lazuli’nin çıktığı madenleri ziyaret etmek için Afganistan’a gitmeye karar verir.
Afganistan’a gitmeye karar vermek iyi güzel ama, Afganistan’a girmek öyle pek kolay değildir. Madenlerin olduğu Sar-i Seng’i görmek için bir yıldan fazla beklemesi gerekecektir. Ülkede Taliban hakimdir, bir yabancının vize ya da giriş izni alması sık gerçekleşen bir mucize değildir ve yüz elli bin olumsuz etken ortaya çıkmaya hazır beklemektedir.
Sonunda Finlay ve arkadaşlarına Taliban hükümeti tarafından izin çıkar. Pakistan’dan Afganistan’a geçerler. Önce Kabil’e uğrarlar. Kabil’de, Titanik Pazarı denen yerde dolanırken Afgan bir BM görevlisine neden buralarda ‘Titanic’in çok revaçta olduğunu sorarlar. Afgan, “Ben her şeye rağmen Titanik’te olmak isterdim” der. “Ama o battı” diye karşılık verirler. Afgan, “Evet, ama cankurtaran sandalları vardı, Afganistan’ın cankurtaran sandalları bile yok” cevabını verir.
Finlay ve arkadaşı, Kabil’den madenlere gitmek için, bir şöför, elinde makinelisiyle bir koruma, pek de konforlu olmayan bir araçla yola koyulurlar. Yol bir günden uzun sürecektir, asfalt yoktur, toz ve toprak hakimdir, tehlike ve sefalet boldur, onlarca kontrol noktasından geçmek zorundalardır. Ama bunca çabadan sonra Maden’e varmaktan başka hiçbir seçeneği değerlendirmeyeceklerdir.
Çok değil, 18 ay sonra Amerika, cankurtaran sandalı kılığına bürünmüş bir şekilde Afganistan’a tepeden inecek, ülkeyi Taliban’dan “kurtaracaktır”. Amerikalılar ve Taliban’dan da önce Afganistan’ın başından bela eksik olmuyordu. Atik Rahimi 60 sayfalık ve bir yumru gibi insanın boğazına oturan kitabında Sovyet işgali zamanındaki Afganistan’dan buruk bir hikaye anlatıyor.
Üstelik bu da bir “madene gitme” hikayesi. Yasin ve dedesi, Pul-i-Kumru şehrinin kuzeyindeki bir köprünün üstünde, onları Karkar Kömür Madeni’ne götürecek bir araba bekliyorlar. Epeyce uzun zamandır bekliyorlar. Çıkınlarında bir iki elma, bir iki bayat ekmek parçası var. Epeyce kısa bir zaman önce, yaşadıkları köy Ruslar tarafından bombardımana tutuldu. Ailelerinden bir tek onlar sağ kaldı; bir de madende çalışan Murad.
Yasin ve dedesi, madene Murad’ı görmeye gidiyorlar. Murat Yasin’in babası. Yasin bombardımandan sonra etraftaki herkesin sesini yitirdiğine inanıyor. Karnı aç, biraz hünnap yemek istiyor. Dedesi hünnabı buldu, ama içini bu yolculuğun getirecekleri götürücekleri toplamından çıkan yekün kemiriyor. Afganistan’da bir madene gitmek, anlaşılan o ki tarihin hiçbir döneminde, öyle kolay olmuyor.
Rahimi, 60 sayfaya, toz ve toprak içinde, sefalet içinde, kavramakta güçlük çekeceğimiz bir yokluk içinde alabildiğine kuvvetli bir durak / bekleme / yolculuk hikayesi sıkıştırıyor. O kadar sıkıştırıyor ki, git gide her cümle bir taş sertliğine ulaşıyor. Taşlar o kadar isabetli atılmış ki, tam içinize düşmeyi, sesini oradan duyurmayı biliyor.
1962 doğumlu Atık Rahimi, bir tür zorunlu sürgünde, Fransa’da yaşıyor ve günümüz Afgan sanatının önde gelen temsilcilerinden biri. ‘Toprak ve Küller’, 1999’da Fransa’da yayımlandığında büyük ilgi çekmişti. Rahimi 2002’de ‘Düş ve Dehşet Evleri’ adlı ikinci romanını yazdı. Umarız o kitabın Türkçe baskısını da yakın zamanda görebiliriz.