
Tracey Emin
Yaban Vatan
Çevirenler: Mehmet Öznur, Teri Erbeş
Popcore Yayınları
Türkiye’de ilkgençliğini 90’larda yaşamış ve bugünlerde orta yaş denen o tuhaf bölgeyi kat etmeye başlayanların bir bölümü, an gelir, yoksa Turgut Özal iyi bir siyasetçi miydi diye düşünmeye başlar. Yaşasaydı Kürt sorununu çözer miydi, Türkiye’de sivilleşmeyi birkaç adım öteye götürebilir miydi gibi sorular akla hızla düşüp geçerken, görüntüye Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye gelişi, beraber düzenledikleri basın toplantısı, Türkçeden Türkçe’ye simültane tercüme gibi neşeli sahneler gelir. Benim Hudson Enstitüsü’yle ortak geliştirdiğim fantezi de şudur: Bugün Özal yaşasaydı, Kıbrıs sorunun çözümü için Tracey Emin’i bir koz olarak, bir figür olarak kullanırdı. Arka sıradaki üniformalının dik bakışlarını yok sayarak devam ediyorum: Nereye yerleştirirdi, ne umardı, tam bilemiyorum, ama Tracey Emin, Adada Mutlu Son operasyonunda önemli bir rol kapabilirdi. Şunu da bir düşünün: Özal, Lefkoşa’da iki elini başının üstünde buluşturup o meşhur selamını verirken Tracey onun göbeğine sarılıp yanağına bir öpücük konduruyor. Barış bundan daha iyi simgelenebilir miydi?
Bilmeyenler için kısa tanıtıcı paragraf: Tracey Emin, Kıbrıs Türkü bir babanın ve İngiliz bir annenin Kraliçe Toprakları’nda dünyaya gelmiş ikizlerinden kız olanı. Bugün, biraz ivme kaybetse de, çağdaş sanat dediğimiz ortamın (ya da organizasyonun ya da iklimin ya da akımın ya da sanatın…) en yırtıcı, en fantastik isimlerinden biri. Kendi (ve özel) yaşamını sanat içeriği ve nesnesi haline getirerek kotardığı (ve ‘confessional art’ olarak genellediği) işler nicedir büyük ilgi görüyor, kişisel ve kurumsal önemli koleksiyonlarda, önemli paralara yer buluyor. Çok bilinen ve üstüne çok konuşulmuş iki eserinin izini internetten rahatlıkla bulabilirsiniz: ‘My Bed’ (ki Türkiye’de Sezyum tarafından gişe başarısı yakalayamayan bir cover’ı da yapılmıştı [Maybed, Milli Reasürans Sanat Galerisi, 2004]) ve Everyone I Have Ever Slept With (1995). Ayrıca Türkiyeli sanat seyircisi onun yapıtını burada izleme fırsatı bulmuştu: 2004’te İstanbul, Garanti Platform’da bir sergisi açılmıştı. Yazının sonunda o günlere döneceğiz.
Sonuç olarak: Tracey Emin’in 2005’te İngiltere’de ‘Strangeland’ adıyla basılan ve bir tür otobiyografi olarak anılabilecek kitabı, geçtiğimiz günlerde ülkemizde, Popcore Yayınları tarafından basıldı. ‘Yaban Vatan’, üç vatandan oluşuyor, diyelim: ‘Ana Vatan’, ‘Baba Vatan’ ve ‘Tracey Vatan’. İlk ikisi toprak parçalarıyla daha çok ilgiliyken, üçüncüsünde Tracey Emin içine ya da gövdesine dönüyor, oradan konuşuyor.
60’ların başında İngiltere’de doğumuyla açılan ‘Ana Vatan’da Tracey Emin’in bugünkü ruh haline ve sanatçı kişiliğine dair onlarca ipucu bulmak mümkün. Evlerini karşısındaki metruk binada yaşayan 3 ‘sığınmacı’ya düzenli ziyaretleri, ikiziyle ilk cinsellik keşifleri, “Teenage”e ayak atar atmaz uğradığı tecavüz, babasının gitmiş oluşu, annesiyle paylaştığı yaşam… ‘Ana Vatan’da cinsellik ön planda, daha doğrusu yüzölçümü olarak epey geniş bir yer tutuyor ama aradaki ‘ruh parçaları’ daha önemli. Katır kutur (karda yürür gibi anlamında) bir yazı, bir üslup ilerliyor genelde; arada ağdalı bir lirizmle (bataklıkta yürür gibi) yazılmış parçalar giriyor. Yine de o sert, yalın gerçekçilik ve çekici benmerkezcilik, sürdürülebilir bir okuma sağlıyor. Sex Shop’taki iş deneyimini, biriki majör ilişkiyi geçince çekirdeğe varıyorsunuz: Dans ve Seks. Emin, dünyada severek yaptığı iki şeyi buluyor. Onlara özel ilgi gösteriyor. Çocukken açılmış yaralarına merhem olarak sürüyor.
‘Baba Vatan’ sıkıcı, kesif, sası bir Kıbrıs’la çıkageliyor. Tracey içeride bir odaya kapanıp ağlıyor, siz salonda votka yuvarlayıp uç uca sigara ekliyorsunuz, gibi oluyor. Babası zeytin ağaçlarından zeytin topluyor, Tracey aşağıda elinde sepet bekliyor, siz elinizdeki sopayla güneşten kavrulan toprağa anlamsız şekiller çiziyorsunuz. Babası 70’i aşkın yaşının verdiği olgunluk ve deneyimle, Tracey’e neden içeride annesi oturan 20’lik bir kızla evlenmek istediğini anlatıyor, Tracey kafayı yiyor, siz az sayıdaki Kıbrıs kanalları arasında amansız ve tempolu bir zapping yapıp yine votka yuvarlıyorsunuz. Sonra sonra ‘Baba Vatan’ açılıyor. Anadolu içlerine, bir süre yaşadıkları köye yaptıkları ziyarette ve özellikle Abdullah ortaya çıkınca.
Bir sahil kasabası adamı olan Abdullah’ın karısını dağa gönderip, aşık olduğu Tracey için denizin hemen kenarına kurduğu çadırla başlayan hikaye, bir edebiyat ürünü olarak rahatlıkla alınabilir. Sert, tuhaf ama vurucu bir hikaye. Buraya kadar bir yazar olarak Emin’i sevmemişler, burada karar değiştirebilir.
‘Ana Vatan’ ve ‘Baba Vatan’ bitince ve birleşince ‘Tracey Vatan’ sayfaları başlıyor. Cinsellikle ilgili, yine orijinal ve marjinal notların bir toplamı. İki kez geçirmek zorunda kaldığı kürtajın yarattığı tinsel tahribat, dönüp dolaşıp geldiği konu. ‘Genç kızlar hamile kalmaktan nasıl korunmalı, oldu da korunamadılar, adım adım neler yapmalılar?’ rehberi naif ve ama eğlenceli. 30 yaşında, bugüne kadar yaptıklarım bana yeter, bundan sonra gerçekten sevdiğim bir adam ya da bir kadın olmayacaksa, seks yapmaya gerek yok kararının yanında mastürbasyona olan düşkünlüğünün altını çizişiyle birden sevimli bir portre bile yaratabiliyor.
Şunu söylemeliyiz: Arka kapaktaki tanıtım yazısı sizi yanıltmasın. Vıcık vıcık, Tori Amos’vari bir taciz / tecavüz / karanlık hayat hikayesi değil bu kitap. Daha çok, yaşamını pıt diye, basit bir hareketle yaptığı işlerin ortasına oturtmuş “vay, bana taciz ha! Tacizin kralını göreceksiniz” diye içten içe ‘rahatsız etme’ kaygısı da güden bir sanatçının açık hayat hikayesi, hayat notları. Hakkını teslim etmek gereken bir nokta daha var: Hem işleri, hem ‘Yaban Vatan’, ne kadar teşhirci, tüm ayrıntıları gösterir dolayısıyla ‘yakın’ dursa da, ona asla yakınlaşamıyorsunuz. Yakınlaşacak bir şey olarak koymuyor çünkü kendini ortaya. Bunca şeye rağmen kendini uzakta tutma tavrı, onu, yapıtını ve hikayesini çekici kılıyor.
2004’te, Garanti Platform’daki sergi açıldığında, evsahibi tam olarak kimdi hatırlamıyorum ama, Rafineri’nin üst katında Tracey Emin onuruna bir parti düzenlenmişti. Ben ve pek yakın arkadaşım Patty Diphusa elimizde içkiler onu seyrediyorduk. 41 yaşındaydı, siyah bir şeyler giymişti, taş gibiydi, tuhaf ama çekici biriki tiki vardı ve etrafında garip adamlar döneniyordu. Patty bana dönüp “götürsene bu gece Tracey’i” dedi, neredeyse ciddiydi. “Haha” dedim. Sonra Tracey usulca önümüzden geçip tuvaletlere doğru gitti. Maalesef bu kadar. Dolayısıyla kitapta o geceyle ilgili doğru dürüst bir şey olmaması normal.