Özge Açıkkol’la “Başka Bir Ülkede” üzerine

Time Out’un Nisan sayısında, “okur söyleşisi” mantığıyla yeni bir işe kalkıştım. Bir kitabı, yazmak yerine, oturup bir başkasıyla konuştum. Mayıs’ta da böyle devam etmeyi umuyorum ama henüz kıl kıpırdatmamış halim endişe verici. (Zeynep Üner bunu okuyorsa beni arayacaktır)

David Constantine’in ilk öykü kitabı üzerine Oda Projesi’nden Özge Açıkkol’la (30, Güncel Sanatçı) konuştuk.

kit09.jpg

B > Son kitap alışverişimde aldığım David Constantine’in “Başka Bir Ülkede”sine anında el koymuştun. Neden diğerlerini değil de onu seçtin? Constantine’i tanıyor muydun, yoksa öykü kitabı oluşuna filan mı vuruldun?

ÖA > Kapağı dikkatimi çekti, yani karanlık bir fotoğraf olduğu için üzerinde ne olduğunu anlayabilmek için daha da yaklaşıp bakınca ismini de görmüş oldum. Sonra ismi de merak uyandırdı: Başka Bir Ülkede’ki bu yer nasıl bir yer? diye. Ütopya mı? Yolculuk mu? Sonra arka kapağını okudum. Aslında bir arka kapak yazısının başarması gerektiği gibi, sözü geçen iki öyküyü (ki bir tanesi, 20 yaşlarında donarak ölmüş ve buzun içinde öldüğü günden beri tabii ki yaşlanmadan kalmış olan bir kız ve bunu öğrenen ama artık 70 yaşlarında olan sevgilisinin hikâyesi) gördükten sonra kitabı okumaya başladım. Ama kitap benim olmadığı için üzerine notlar alamadım, işaretler koyamadım, ya da cümlelerin altını çizemedim, en sevdiğim hikayeyi bile şimdi bulamıyorum, bu yüzden sorulara nasıl cevap vereceğimi düşünüyorum şimdi.

B > Kitap pek güncel sanatçıların okuyacağı türden durmuyor ilk bakışta. Yani benim böyle önyargılarım var, belki biliyorsun…

ÖA > Güncel sanatçıların okuyacağı türden kitap nedir, nasıl bir şeydir ki? Hem güncel sanat projesi olabilecek bir hikâye de var kitabın içinde: “Bir Paris Hikâyesi”nde Alice’in tasarladığı “şey, yazarların izinden gitmek, hikâyelerin geçtiği quartier’leri dolaşmaktı.” Ama aynısını bu kitapla yapmak ne mümkün? Çünkü mekânlar biraz belirsiz aslında.

B > Peki nasıl buldun kitabın genelini, daha doğrusu öyküleri? Tamamını okudun mu?

ÖA > Bazı hikayeleri beğendim, yarı yarıya diyebilirim. Öykülerin tümünü okudum ama beğenmediklerimi ya da yakın hissetmediklerimi hatırlamıyorum tabii. Aslında genellikle anlatıların genel öyküsünü hatırlamam, beğendiklerimden bile geriye sadece bir atmosfer kalıyor ki, bu kitaptaki öykülerin her birinin kendine özgü atmosferi var.

1.jpg
B > A. S. Byatt öv öv bitirememiş; hem Guardian, hem Independent 2005’in en iyi kitapları arasında göstermiş… Var mı o kadar?

ÖA > O kadar var mı pek dikkat etmedim, daha doğrusu 2005’in en iyi kitabı bu olabilir mi diye okumadım açıkçası. Ama bu yorumlar seçilip konuyor ya genellikle kitap arkasına, pek güvenemiyor insan, “gerçekten edebiyat adına yapılmış bir eleştiri mi, yoksa kitabı satmak için mi?” diye. Samimi bulduğum öyküler var içinde, inanılmaz olayların çok doğal bir biçimde, yani insanlık hali olarak sunulduğu ve bunun hikâyenin diliyle yapılabildiği öyküler, onlar güzel.

B > Biraz karanlık bir duruşu var, ECM albümü gibi gibi bir kapak vs. Dil ve anlatılan hikayeler de öyle galiba? Sıkan boğan bir kitap mı, ferah ferah okunuyor mu?

ÖA > Bu aralar nedensiz bir biçimde karanlık kitaplar okuyorum, yani arka arkaya denk geldi. Böyle bir okuma döneminde, biraz alıştım galiba, boğucu gelmedi, ama bazı öyküler gerçekten karanlık. Şöyle diyelim; karanlığı göz göre göre hissettiren öyküler beni uzaklaştırdı biraz kitaptan.

B > Bir de arka kapak, “cehennemlerinden bir dakika bile uzaklaşamayan” öykü karakterlerinden bahsediyor. “Okur Noir” için iştah açıcı, iç gıdıklayıcı bir çağrı bu. Hakkı verilmiş mi?

ÖA > Hiç fena değil. Hep tamam işler yoluna giriyor diyorsunuz ama başka bir şey (başka bir ülke) çıkıveriyor. Hikâyelerin sonunu söylemiş gibi olmayayım ama hepsinin ucu açık kalıyor sonunda.

B > “Zaman”la didişme çok fazla galiba?

ÖA > Evet ama daha çok “duran zaman”la demeli… ya da aslında ölümsüzlükle ilgili hikâyeler var. En başta da söylediğim 20 yaşında donup kalmış olan kızın hikâyesi, ya da ölen bir kişinin yaşamının eşinde sürüyor olması, ya da şimdiki zamana ait olmama, ölmüş annesiyle gelecek hakkında konuşan kız gibi gibi.

B > Peki “Haliç”, bizim Haliç mi? Almanlarla fazla haşır neşir bir İngiliz’in kaleminden “Bir Paris Hikâyesi” nasıl olmuş? “Uykusuz”, iyi bir uykusuzluk öyküsü mü? (Çünkü uykusuzluk hikayesi yazmak zordur bence.)

ÖA > Bu haliç o Haliç değil, herhangi bir yerde de olabilir, nehir ve denizin birleştiği yer. Hikâyenin karakteri de tatlı suyun tuzla karşılaşmasının resmini yapmaya çalışıyormuş. Paris hikâyesi ise, yukarıda da anlattığım gibi, projesi için yazarların hikâyelerinin geçtiği mahalleleri gezen Alice’in, göçmen çatışmalarıyla gerginleşmiş Paris ortamında bir Arap’la karşılaşmasını anlatıyor. “Uykusuz”, inşa ettiği katedral biter bitmez ömrünün kalan kısmında daha iyisini yapamasın diye gözleri kör edilen bir mimarın hikâyesiyle başlıyor, hikâyenin karakteri de, mimarın, gözündeki ağrı yüzünden geceleri uyumadığını ve katedralin yanı başında başka yapılar hayal ederek intikamını aldığını düşünüyor, yani buradaki uykusuzluk da daimi bir uykusuzluk gibi.

B > Kitaptan biz sevgili okurlar için bir alıntı yapsana, senin en hoşuna giden yer, ya da şehre dair bir şey?

ÖA > Alıntı değilse bile, kitaba adını veren “Başka Bir Ülkede”, “Bir Paris Hikâyesi”, “Kayıp”ı sevdiğimi söyleyebilirim.

B > Şimdi ne okuyacaksın ya da okuyorsun?

ÖA > Modernite ve Holocaust, Zygmunt Bauman.

B > Bu kitaptan bağımsız bir soru: Platform’daki “Açık Kütüphane” sergisini beğendin mi?

ÖA > Evet. En çok da amfitiyatro gibi olan oturma düzenini sevdim, basamak basamak yukarı çıkılabiliyor ve gerçekten kütüphane “sergileniyor”, çünkü oturma birimleri, raf duvarının tam karşısında; kitap okumasan da, arşive bakmasan da oturup sadece rafları seyredebiliyorsun.

B > Çok teşekkürler. Sen gelecekte bu sayfada söyleşiye katılacak insanların yolunu açtın. Gerçek güncel ve çağdaş sanatçı duyarlılığı buna diyorum ben.

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.