metkup var: “güzelliğe dair”

30 Mart 2007

Zeynep Erekli, belli bir çevrede epeyce tanınıyor. Daha çok da “Dergi Editörü” olarak biliniyor. Uzun bir dönem Time Out İstanbul’da çalışmıştı. Hala, dışarıdan bu dergiye yazı veriyor (Örneğin Nisan sayısının hacimli İstanbul Film Festivali eki, tamamen onun kaleminden çıktı), birkaç başka periyodik yayının editörlüğünü yürütüyor.

Tuhaf özelliklerinden biri, okuduğu kitaplardaki yazım / tipo / çeviri hataları belli bir sayının üstüne çıktığında, oturup hiç üşenmeden yayıncısına mektup yazma ve hataları listeleme alışkanlığı. Daha önce Judith Hermann’ın “Yaz Evi, Daha Sonra” kitabındaki hataları için Metis’e uzunca bir mektup atmıştı.

Aşağıda ise, Zadie Smith’in hacimli kitabı “Güzelliğe Dair”de bulduğu hataları Everest’le paylaştığı mektubu ve Everest’in cevabını bulabilirsiniz. Yazının devamını oku »


Ginsberg’ten Anday’a sevgilerle

30 Mart 2007

4051410_0.jpg

Allen Ginsberg’in 1990 yılında İstanbul’a geldiğini biliyordum. Onu burada Orhan Duru ağırlamıştı. (Ferit Edgü’yle birlikte çevirdikleri Amerika‘nın [ilk baskısı: Ada Yayınları] yayın hazırlıkları sırasında tanışmış olmalılar). Tuhaf, turistik bir Bergama – Efes turu yaptığını duymuştum. ABD’ye döndükten sonra gönderdiği bir mektubu da okumuş, “Amerika” 6 45 tarafından yayınlanırken Duru’dan rica ederek mektubu kitabın bir yerine iliştirmiştim. Ama burada olduğu zaman içerisinde Melih Cevdet Anday’la Boğaz’da rakı-balık yaptıklarını, o masada Anday’a bir de kitap imzaladığını bilmiyordum. Geçenlerde gittigidiyor’da gördüm.


Penis kimin ağzından çıktı?

23 Mart 2007

İki gündür yazılıp çizileni izliyorsunuzdur. Okuyanus’un gerzekçe bir “PR” hamlesi, şuursuz gazeteciler, Enis Batur’un ağır cevabı…

Enis Batur’a yapılan ciddi bir saygısızlık ve üstelik haksızlık. O haberi kim hazırladıysa, gidelim bakalım kütüphanesine, sefaletle karşılaşırız. Her gazeteci sıkı bir okur olmak zorundadır, hadi, demiyorum; ama kitapla, yayınla ilgili yazı yazacak birinin, konuyu her ne kadar popüler bir tonda da ele alacak olsa, biraz birikimi olsun gerektir.

Cem Mumcu’nun evlere şenlik cevabının ciddiye alınabilir bir yanı var mı? Geçiyorum… Bu konuda başkaca bir fikir belirtmenin ben kendi adıma faydasını görmüyorum.

Ama bu “Enis / Penis” meselesi nasıl başlamıştı, onu hatırlatmak isterim:

Enis Batur, 80′lerde olmalı, “şiir ve alkol” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Bu yazıda, yaklaşık olarak, şairlerin çoğunlukla alkole (hatta alkolikliğe) meyilli bir yapısı olduğunu, şiirden arta kalan zamanında şairin düzyazıyı meşgale edinmesinin, onu alkolden uzak tutacak bir eylem olacağını savunuyordu.

Bu makalenin yayınlanmasının ardından Can Yücel bir konuşmasında metne atıf yaparak, “Penis Batur söylemiş bunu” demişti. Yücel, o konuşmada, –yine hatırladığım kadarıyla–, alkolle kurduğu ilişkiyi savunmuş, şairin düzyazıdan medet ummasının safdillik olacağından dem vurmuştu.

Enis Batur o konuşmanın ardından “Şiir ve Alkol, bis” başlıklı bir yazı daha kaleme almıştı. Can Yücel’in de adının geçtiği metin, bir yanıttan çok, konuyu açımlamayı amaçlıyordu.

Yıllar sonra, Enis Batur o konuya bir yerde değindiydi: “Muhafazakar bir insanım. Görüş ayrılıkları belirtilebilir ama kibarlıktan, mesafeden yanayım. Can Yücel’inki bana hoş gelmişti örneğin. Kötü niyetle yapmadığını biliyorum. O kelimelerle oynamayı sever. Üslubunun doğrultusunda yaptığı bir şey bu.”

Bir daha da Penis konusu açılmamıştı.


Lolita, bir tanedir.

18 Mart 2007

Cumartesi’nin öğlenden ikindiye uzanan saatlerini -boş oluyor diye- Dulcinea’da geçiriyorum. Üç dört masa ya doluyor ya dolmuyor, rahat rahat kitap okunabiliyor. Havanın kararmasına yakın kalkıp Firuzağa – Çukurcama güzergahından Galatasaray’a doğru yollanıyorum. Sokakta, dükkanın önüne atılmış bir kitap tezgahında, 2 YTL’ye Updike’ın “Rabbit, Run”ını görüp alıyorum ve ödeme yapmak için içeri giriyorum. Kenarda küçük bir camlı dolapa sıralanmış kitaplara bakarken “Lolita“yı fark ediyorum:

nobokov.jpg

Hafıza hemen hatırlama uğraşına girişiyor: Bu baskısını biliyorum. Türkiye’deki ilk baskı olmalı. Hemen 4-5 yıl sonra yapılmıştı. Ama kapak böyle değildi sanki. Karaca Yayınevi miydi? Yine çizimdi ama daha muhafazakardı sanki? Başka bir baskı hemen peşi sıra yapılmış mıydı? Bu çizim daha yeni duruyor. Nabokov’u Nobokov diye yazmışlar. Hatalı basım diye piyasaya sürülmemiş bir seri mi?..

Dükkanın sahibinden izin isteyip dolaptan kitabı çıkarıyorum, elimde evirip çevirirken soruyorum: “İlk baskısı mı?”. “Evet” diyor, “ama sonradan yeniden yapıldı kapağı. Derya Sayın’ı belki tanırsınız, karikatürist olarak bilinir daha çok, o çizip boyadı. Tek örnek.”

Beni yirmili yaşlarımın başında yakalamış olsa, kitap için 500 dolar fiyat çekse, vereceğim en kötü cevap “azar azar ödeyebilir miyim” olurdu; şimdi söylediği 100 YTL için, gayet sakin “bir fotoğrafını çekebilir miyim o halde?” diyorum – içimdeki korkunç koleksiyoncu yiteli epey oluyor.

Dükkanın sahibi önce fotoğraf iznine pek yanaşmıyor, sonra ben “sağda solda bir haber yapabilirim belki” deyince aklına yatıyor. Teşekkür edip ayrılırken, haberleşmek için kartvizini uzatıyor. Dükkanın adının “Rocinante” olduğunu görüyorum.

Avrat ve at tamam, silah eksik kaldı derken, Çukurcuma’nın dar sokaklarından birkaç el ateş sesi geliyor, sonra önümüzden elinde tabancasıyla bir polis koşarak geçiyor. Çember tamamlanıyor.


NTV’yi aç, Enis Batur konuşuyor..

15 Mart 2007

web sitesini kastetmiştim. neyse…

Bilen biliyor: Enis Batur bir süredir NTV Yayınları’nda “Danışmanlık” görevini yürütüyor. NTV Yayınları da zaten bir süredir var, ilk kitaplarını henüz yayımladılar: “Irak’ı Anlamak”. Bu kitap vesilesiyle ntvmsnbc, Batur’la kısa bir söyleşi yapmış. NTV Yayınları’nın yakın geleceğine dair birkaç ipucu bulabilirsiniz.


Ne tam bir sergi ne tam bir kütüphane

14 Mart 2007

Garanti Platform, 20 Mart – 16 Haziran tarihleri arasında “Açık Kütüphane” başlıklı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Başlığa Platform’un sergi için hazırladığı metinden cımbızla seçtiğim “Ne tam bir sergi, ne tam bir kütüphane” aslında durumu iyi açıklıyor: “Açık Kütüphane”de gerçekten basılı malzemeler, yani kitaplar, dergiler, dökümanlar olacak. Tüm bu malzeme Platform’un kendi arşivinden. Tanıtımdan anladığım kadarıyla İstiklal Caddesi üzerindeki sergi mekanına girenlerin kitaplara dokunma / çekip raflardan çıkarma / oldu olacak okuma şansları da olacak. Dolayısıyla bu sergi “geçici bir kütüphane” olacak.

acik1.jpg

Açık Kütüphane diğer yandan, kamu kütüphanelerinin aslında “insanların okudukları, araştırma yaptıkları, kitapların çevresinde vakitlerini geçirdikleri, hayal kurdukları, uyukladıkları, ısındıkları, meraklarını giderikleri yerler” olduğunu hatırlatmak istiyor.

acik2.jpg

Platform serginin dinamik olacağını da vurguluyor: “proje sırasında okumalar, video gösterimleri, tartışmalar ve haftalık kitap küratörlükleri gerçekleştirilecek, mekan sürekli olarak canlı tutulacak.”

Mart’ın sonunda “kütüphane haftası” başladığında, sergi biriki yan etkinlikle beslenecek. 29 Mart’ta “Mükemmel Koleksiyoncu” başlıklı bir panel, 30 Mart’ta “Kütüphane Haftası Sürpriz Filmi” varmış.

Şöyle bir ipucunu da eklemeli: Geçtiğimiz yıl içinde yapılan bağışlarla (Yanılmıyorsam Hollanda’dan) Platform kütüphanesini oldukça genişletmişti. Özellikle güncel sanatla ilgilenenler raflarda ilginç şeyler bulacaklardır. Dahası, Platform’a konuk olmuş / olan sanatçıların arşivlerinin bir bölümü de bu sergi boyunca görülebilecek.


Selam Can Akaş! Burası dünya…

13 Mart 2007

Daha birkaç gün önce Urbino’sunu yazdığımız Cem Akaş ile adeta dilin bütününü Türkçe’ye çevirebilecek denli yetkin Fransızcacı Esra Özdoğan’ın ortak yapıtı Can Akaş, dün akşamüstü Acıbadem Hastanesi’nde 51 cm ve 3 kilo 600 gram olarak dünyaya indi. Hoşgeldi.


Beklenmedik şeyler bulma şansı

12 Mart 2007

Yapısı itibariyle buraya benzerlikler gösteren bir kitap blog’unun yayına başladığını, duymamış olana duyurmak isterim: serendip, genellikle yeni çıkmış kitaplar üzerine kısa ve orta uzunluktaki yorumlarını izleyecisiyle paylaşıyor.

1. (Bu minik notun başlığı, “serendipity”nin Redhouse sözlükteki türkçe karşılığı. “Serendip”ten türediğini anlamak için Ömer Aygün olmaya gerek yok)

2. (Bu da, büyüyünce Yalçın Küçük olacağım diyenler için küşüm kıvılcımı)


Urbino’nun en çok İstanbul’a dönüşünü severim

9 Mart 2007

Cem Akaş
Gitmeyecekler İçin Urbino
Everest Yayınları
duka.jpg

Cem Akaş’ın “7” başlıklı -gerçek anlamda- kült romanı, bu yıl 15. yaşını kutluyor. Şu kısacık tanıtım yazısında, o kitaptan uzun uzadıya bahsedecek değiliz ama Türk Edebiyatındaki ayrıksı ve ayrıcalıklı yerini hatırlatmadan, yazara ciddi ve nitelikli bir hayran kitlesi kazandırdığını not düşmeden ve Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan şu topraklarda, yenilikçi bir romanın kıpırdanmasında büyük pay sahibi olduğunun altını çizmeden de bırakamayız; hatrı kalır. Bugün 30’lu yaşlarının başında ya da 20’li yaşlarının sonundaki birçok tuhaf insanın az önce kurduğum uzun cümlenin içeriğine hak verdiğini duyar gibi oluyorum (Ben böylesi mistik bağları TimeOut’ta kurdum kardeşlerim). Yazının devamını oku »


Yaklaşma, orda kal!

5 Mart 2007

oh-lady.jpg

“Burda kaldım” işareti, kitabın kendisinden başka bir nesne, bir ek kullanılmadan koyulacaksa, o kitap tehlikede demektir. büyük olasılıkla son okunan sayfanın sırttan uzak ucu kıvrılacak, kitap öylece kapanacaktır. yuf olsun.

Bir başkasına ödünç kitap vermeyen kitaplık sahibinin öncelikli nedenleri arasında, ödünç alacak kişinin kitabın ırzına geçme olasılığı gelir. (Başka nedenler de vardır: Herhalde en majörü, hiç geri dönmeyecek olmasından korkulmasıdır)

Öylesi vardır ki, sayfa ucu kıvırmak onun için ancak bir ön sevişmedir. Fosforlu kalemle baştan uca parlatacağı bir paragraf, yüzüstü masaya sıvadığı kalın bir cilt, kahve fincanıyla yeniden tasarladığı şömiz, düşkün değilse, zar zor rahatlamasını sağlayacaktır.

İşte bu ırz düşmanlardından birinin itirafları, geçtiğimiz hafta NYT, sunday book review’da yayınlandı.

Bu tip adamların varlığını bilen, ve bunlardan korunmak adına aldığı önlemlerle hafif tırlatmış gözüken bir kitaplık sahibinin kişisel manifestosunu ise bir karşı metin olarak buraya dikelim.