John Berger
Buluştuğumuz Yer Burası
(Çevirenler: Cevat Çapan, Gönül Çapan, Melis Gürsoy Sökmen)
Metis Yayınları
Wallpaper, her sayısının sonuna iliştirdiği “şehir rehberi” eklerini genişletip küçük kitapçıklar haline getirmiş, (Phaidon’la işbirliği içinde) ciddi bir seri olarak satışa sunmuş meğer. Görmemiştim; Ankara’ya, annesini kaybeden bir arkadaşımın ziyaretine gittiğimde, bir kitabevinde rastladım. (Bu yıl 20 tane basmışlar, gelecek yıl 40 şehir daha geliyormuş. İstanbul, ilk 20’nin içinde. İnsanın aklına siyasi nedenlerle mi sorusu geliyor.)
Ama aklı başında insan, Lonely Planet’ın rehberlerinden şaşmaz. Tamam, kapakları Wallpaper’lar kadar güzel değil ama fevkalede gerçekçi bir bilgi toplamı sunuyorlar. Aklı bir karış havada kitap tutkunları ise, huyları kurusun, gezmeye görmeye rehber arıyorlarsa, tutar bir edebiyatçının yazdıklarında karar kılarlar. İşte bu yüzden, “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı” sorusuna dipten derinden ya da alenen “ikincisi” cevabını verirler ve yine bu yüzden “masa başında çıkılan seyahatlerin diğerlerinden kat be kat lezzetli olduğu” savını ikide birde öne sürerler. Çünkü belirsiz izlerin peşi sıra kaybolmak, belli izlerin peşinde koşmaktan daha cazip gelir onlara. Nasıl ki İsmet Özel, kimi hayvan türlerini Fransız şairlerden öğrenmiş olmaktan pek şikayetçi değildir; kitap tutkunu da Venedik’i Thomas Mann’dan, San Francisco’yu Beat yazarlarından, Bursa’yı Tanpınar’dan dolayı bilmekten gayet memnundur.
Berger da, kendi dilinde 2005’te yayımlanan “Buluştuğumuz Yer Burası” (“Here is Where We Meet”, Bloomsberry) aracılığıyla kitaplığımıza sağlam bir katkıda bulunuyor: Lizbon, Cenevre, Madrid ve irili ufaklı beş Avrupa yerleşimine daha biletlerimiz hazır! Yalnız tuhaf bir durum var: Oralarda ölülerle buluşacağız. Meşhur metinleriyle 20. yüzyılda Görmek fiilinin yeniden şekillenmesine yol açan yazar, 80’ine bir adım kala kaleme aldığı kitapta çıtayı biraz daha yükseltiyor: Bu kez ölüleri de görebiliyor. (“I see dead people” derler ya…)
İlk durak Lizbon. 15 yıl önce yaşama veda eden annesiyle buluşan Berger (hiç heveslenmeyin, Almodovar’ın “Volver”de yaptığı gibi bir numara yok hikayede, kadın “kanlı canlı” bir ölü!), kendini John Berger yapan şeyin ne olduğu bilgisini toplamaya buradan başlıyor. Annesiyle Lizbon’da geze dolaşa çocukluğuna, çocukluğunun ayrıntılarına uzanıyor. Bu ayrıntılardan dallanıp budaklanan konuşmaları, Berger’ın yazarlığının, düşünürlüğünün nasıl şekillendiğine odaklanıyor. Anneler: Sert eleştirmenler. Bayan Berger, oğlunun “Neden benim kitaplarımdan hiçbirini okumadın” sorusunu cevaplarken, araya “Kadınlar hap başka hayatları merak ederler, erkekler bunu anlamayacak kadar iddialıdırlar.” aforizmasını sıkıştırıveriyor.
Bu ilk bölümden sonra devam kararı verirseniz, hem bir tür otobiyografinin içinde olduğunu anlayacaksınız, hem de “open top sightseeing” devam edecek. Cenevre’de Berger motoruna atladığı gibi (kızına da bir kask verip arkasına oturtarak), soluğu Borges’in mezarının başında alacak. Yolda, Arjantinli yazarın ölmek için seçtiği bu şehrin kısa ama yetkin bir tasvirini dinleyebilirsiniz. Krakow’da bulmamız gereken kişi Ken. Yeni Zelanda’da doğup yine orada ölen, gençliğinde John’a ufuk genişletme alıştırmaları yaptırmış bir öğretmen. Sanat, oyun, aşk, okumak ve doğru yerde ağlamak konulu bu alıştırmaların üstünden şöyle bir geçtikten sonra kısa bir “ara”mız var: “Ölülerin Hatırladıkları Kadarıyla Bazı Meyveler” (Mürdüm eriğinin bu kadar iyi anlatıldığına hiç şahit olmamıştım – illa ölmek mi lazım?). Derken, Londra’ya bombalar düşerken, Islington’da genç bir kadının yatağına sokulabilir; sonra da, 1994’te yeniden keşfedilen ve 30.000 yıl öncesinden, dünyanın bilinen en eski duvar resimlerini gizleyen Chauvet mağarasını gezebiliriz…
İngiltere’de “bir kısım medya”nın “daha iyisini beklerdik John” serzenişleriyle karşıladığı, yine de kişinin kendi oluşumunu çözümleyişine sağlam bir örnek olarak anılabilecek, bir diğer yandan onca gezdirmesine kolayca tav olunacak bir kitap “Buluştuğumuz Yer Burası”. O naif “veda turnesi” havası, “dünyanın helalini alma” numarası da, okumaya ayrı bir yumuşaklık katıyor.
Kitabı bitirdikten sonra gezecek başka sayfalar arayanlar için çok seçenek var ama ilk elde Cabrera Infante’nin “Şehirler Kitabı” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003) ve Enis Batur’un “Şehr’enis”i (Literatür Yayıncılık, 2002) önerilir. Ölülerle konuşarak kurulmuş muhteşem bir kitap içinse Giorgio Manganelli’nin “Olanaksız Söyleşileri”ne (Tavanarası Yayıncılık, 2003) gidiniz.
